Avlusunda “Hayat” var..

Birazdan okuyacağınız metinler, 2018 Mimarca Mekan Anlatımı Kompozisyon Yarışması’na katıldığım yazınsal üretimi içermektedir. Ağır duygusallık, romantizm, mimariyi dışa itmeye çalışan geçmişin izleri ve mimari terimleri de içeren ifadeleri barındırmaktadır.

AVLUSUNDA HAYAT VAR

Babaannem kahvaltıyı hazırlamış, en sevdiğim ayva reçelini de yer sofrasında benim oturduğum köşenin hemen önüne koymuştu. Yüzümü yıkayıp sofraya oturduğumda, Gaziantep’in yakıcı Temmuz sıcağından ısınan sırtımı yıllanmış kesme Antep taşlarından yapılan duvarın serinleticiliğine dayayıp, sokakta topaç oynayan arkadaşlarımın seslerine kulak kesilmiştim.

Alışılageldik Antep’li profilinden uzak şekilde oldum olası iştahsız; zayıf ve yemek yemeyi bir zorunluluk olarak gören çocuk olarak, sabah öğününün bir an evvel bitip kendimi sokağa bırakacağım anı düşünerek sofradan kalkmayı hayal ediyordum.

Yaz tatillerimi kolejdeki diğer arkadaşlarımın aksine, Güneye kaçıp denize girme eğlencesi’nden farklı şekilde bu bitişik nizam ama herbiri kendi içinde avlulu eski antep evlerinde geçirmeyi çok seviyordum.

Pos bıyıklı bakkal amca, sokağın hemen başındaki caddeye de cephesi olan dükkanında hemen hergün değişik yerel oyuncakları tezgahına koyardı. Dedemin verdiği harçlıkların büyük bölümü o çoğunluğu ahşap, kimi zaman plastik oyuncaklar için mahalle bakkalının cebine girerdi.

  Sokak boyunca uzanan bitişik evler , kaldırımsız ve taş döşenmiş genişliği 7 – 8 metreyi bile bulmayan o dehlizler, eski yağ tenekelerinden devşirme çöp kutularıyla yaptığımız kaleye gol atma heyecanıma en güzel şahitlerdendi. Hararetli maçlar esnasında başka geçecek yer yokmuş gibi bizim oynadığımız sokaktan geçen otomobillere, 3 tekerlekli seyyar el arabalarıyla yeşillik – sebze satan amcalara, ”sepeet var, leğeeen var..” diye bağırarak geçen plastik eşya satıcılarına ne kızardık anlatamam.

  Vakit öğle saatlerini bulduğunda yarı acıkan karnımızın sabahtan kalma antep ekmeğine (pide) salça sürülerek yapılan ”salça – ekmek” ile öğle yemeğine altlık oluşturmasını hatırlıyorum da..

Biz sokakta oynarken gelip geçenler yetmiyormuş gibi birde komşu teyzelerin kapılarının önüne yere örtü (açkı) sererek oturup, akşamki yemekleri için fasulye ayıklama gibi işlerini bol gıybetli, gülmeli, çay muhabbetleriyle renklendirmeleri de; sokağın geleneklerimizde gerçek anlamda yaşayan sosyal bir mekan olduğunu, bir lokal buluşma merkezi olduğunu bana öğretmişti.

Adeta bir evin odaları gibi sıra sıra – dip dibe yerleşen o evlerin; lüksten uzak, sade ve son derece sosyal barınaklar olduğunu, sivil mimari örneklerin esasında günümüzün gelişen modern, teknolojik, bilimsel yaklaşımlarla dahi çok iyi başaramadığı sosyal sürdürülebilirlik kavramını ne kadar güzel pratiğe döktüğünü sanırım kelimelerle tarif edemem.

Zemini taş kaplı dar sokakların ne yaşanmışlıklara tanıklık ettiğini düşünmek bile mimarlık bağlamında geçmişe yolculuğun kapılarını sonuna kadar aralıyor.

Yıllara meydan okuyan bu kaba yığma strüktürlerin yıpranan dış duvarları, her ne kadar modern teknikler kullanılarak aslına sadık kalma fikriyle yenilense de, onlara dokunduğunuzda hissedeceğiniz duygular her dönemde aynı olacaktır; ”masifliğin ardındaki güven, sıcaklık, benlik, geçmişe öykünme, aile bağları, gerçek komşuluklar, samimiyet, özgünlük ve buram buram tarih..”

Yarı balık sırtı, iki yöne hafif eğimli ve evlerin avlusuna açılan kapıların eşiğine dokunarak uzayıp giden, derinliği 10 cm bile olmayan kanalların, yağmur suyunu kısa bir seyahate çıkaran görüntüsü, bu sokaklara derinlik ve efektif bir persfektif kazandırıyor.

Dış duvarların şaşırtmalı taş örüntüsü, sokağa hafif fırlayan cumba-vari pencerelerle hareket kazanıyor. Avluya açılan kapıların yumuşatılmış kemer görünümlü taşlarla kontrast oluşturan yerleşimleri, kapıların üzerindeki dev tokmaklar bir arada düşünüldüğünde giriş kavramının önemi vurgulanıyor. Evler adeta yabancılara nâra atıyor; ”burası bir ailenin yaşamgâhı, burası özel bölge, burası huzurun mekânı, burası ..” üstelik bu serzlenişleri duymak için o evlerde daha önce yaşamış olmak gerekmiyor.

Sokağın, evlere açılan ve ilginç şekilde tüm haneler tarafından ortak kullanılan bir antre vazifesi görmesi o sokaklarda yaşayanlar için bir yandan güvenliği sağlarken diğer yandan yabancılar için evleri gizemli ve merak edilir hale getiriyor. Aile kavramının kutsallığı ve geçmişten gelen mahremiyet kuramı, bu insan ölçeğine göre yüksek sayılabilecek duvarlarla kimseyi ötekileştirmeden, çok keskin ama asla kesmeyen bir çizgiyle ayırıyor.

Bu evlerdeki kapı tokmaklarını tıklattığınızda; günümüzdeki soğuk ve tedirgin edici, gürültülü – melodili kapı zilleri düşünüldüğünde ”kim o?” sorusuna yanıt vermeye gerek kalmaksızın kapıyı aralayan bir ev sahibi sizi karşılayacaktır. Bu kapıların şuan nostaljiden ibaret gösterişli iri anahtarları eski günlerini özleyen sembolik bir öğe olma özelliğine sahip.

”Hayat” diye de adlandırılan iç avlular, bunaltıcı yaz akşamlarında çay eşliğinde evin erkeklerinin gündüz iş yorgunluğunu atmaları için ortaya kurulan tahta sandalye ve masa ile demlenmeye – dinlenmeye yarardı. Bu ”hayatlar” sadece akşamları değil, günün her saati ev halkına dış dünyanın ve gökyüzünün özgürlüğünü yaşatırken, evde olmanın verdiği güven ve huzuru da hissettirirdi. Sokağa bırakmak için yeterli büyüklüğe erişmeyen çocukların oynama yeri, geniş akraba buluşmalarına ev sahipliği yapan bir alan, eşiklik adı da verilen yıkanma yeriyle tuvalet gibi bazı ıslak hacimler de bu alanda yer alırdı.

Ev sahiplerinin tercihlerine bağlı olarak ama çoğunlukla üzeri açık şekilde üst katlara ulaşabileceğiniz merdivenler, yerel demir ustalarının ellerinden çıkan nakış gibi örülen, demir işlemeli korkuluklarla avluya düşeyde hareket kazandırma amacı taşıyordu. Merdivenlerde sahanlık neredeyse hiç olmazdı. Üst katlara bağlanırken mutlaka dönme hareketiyle ulaşırdı.

Giriş katlarında çoğunlukla bir mutfak, sobada yakmak için odun – kömür bulunan bir depo, avlusuyla bütünleşen bir oturma odası yer alırken, üst katlarda yatak odaları ve belki bir niş mutfak bulunuyordu. Hepsinin plan bazında eğrisel duvarları yer alırken, bazen avluyu ”U” , bazen de ”L” şeklinde saran hatta ”I” şeklinde yükselen bir bina tamamlayabiliyordu.

Üst katlardaki odaların penceresi avluya bakar, sokak tarafında inşa edilen odalarda ise sokağa bakan çıkıntılı pencereler mutlaka yapılırdı. Şimdi hatırlıyorum da bu pencerelerdeki demir korkuluklardan kafamı dışarı çıkarıp aşağıyı izlemekten ne büyük keyif alırdım.

En üst katta ”dam” da denilen teraslar, huzurlu bir uyku için yaz akşamlarını doğal klima ve yıldızları seyrederek uyuma keyfine ev sahipliği yapardı. Yüksekliği 80 – 90 cm ‘i geçmeyen parapet duvarların çevrelediği bu açık alanlarda, güneşte kurumaya terkedilen salçalar, iki duvar arasına gerilen teldeki dolmalık kurutma patlıcan – biberler ve damın duvarları üzerinde içeride ne olup bittiğini biraz daha gizleyen çiçekler (ki özellikle de reyhan, çilek, gül bu bitkilerden favorilerimdi) dam’a yeşil görüntü kazandırırdı. Bunları her akşam dedemle sularken hamlıktan olgunluğa erişen çilekleri büyük bir keyifle yerdim.

Gökyüzünü izleyerek uyumaya hazırlanırken kendime bir yıldız kümesi belirlemiş ve her akşam kafamı yastığa koyup yıldızları incelerken babaanneme onları gösterirdim.Bazen onları kaybedip üzülürdüm, bazen de hemen bulurdum.

Çoğu zaman çiçeklere su verirken duvarı da sulayıp, briketlerin gözeneklerine kadar işleyen susuzluğunu gidermesi esnasındaki sesi dinlemeyi de severdim. Sıvasız boyasız taş – briket duvarların zaman zaman gözümüze çarpan kertenkelelerin doğal yuvaları olduklarını bizzat dedem anlatırken gözlerimle de görürdüm. Kendi halindelerdi ama yinede hep bi çekinirdim. Ben onlardan onlar bizden korkardı..

Eski kesme antep taşları dönem bakımından daha önceden kullanılıyor olmasına karşın, sonraları yine eski yerleşimlerde briketler de temel yapı taşı olarak fazlaca kullanılırdı. Evlerin sırt sırta yan yana bitişik şekilde yapılıyor olmaları kendi bağımsız bölümlerini ayıran kendi duvarları olması ihtiyacını ortadan kaldırsa da herkes kendi duvarını yine yapardı. Yani takriben 40 – 45 santimetreyi bulan duvarlar iki evi ayırırdı.

Şehir dışından gelen misafirler ya da yatılı konaklayacak misafirler için mutlaka bir oda olurdu. Dışarıya bakmayan, aydınlık adı verilen genişliği 1 metrekareyi belki biraz geçen boşluklara açılan pencereler odaya az çok nefes aldırırdı. Gömme dolaplar sanki doğal bir serinlik deposu gibi hemen her odada yer alırdı. Ahşap sırma işlemeli koyu kahverengi camsız kapaklarıyla içerisindekileri (bazen bakır süs eşyaları, bazen fazla yatak – döşek..) muhafaza ederdi. Ben en sevdiğim araba oyuncaklarımı da bu dolaplara koyardım.

Tavanlar düz beyaz, duvarlar maviye çalan sığ bir yeşil tonunda su bazlı boyalıydı. Dama çıkan merdivenin bitimindeki kapı mutlaka kilitlenirdi. Güven önemli ama tedbir ondan daha önemliydi. Damlar arasındaki iletişim evin yüksekliğine göre değişirdi. Örneğin solumuzdaki ev bizimkinden bir kat daha yüksek olduğundan bizim tarafa gelip baktıklarında bizim dam sereserpe görünürdü. Öte yandan bizim ev de sağımızdaki evden 2 kat fazla olduğundan biz de sağımızdaki evin damını istesek görebilirdik.

Buradan sokak boyunca katlarda düzensiz bir dağılım olduğu anlaşılsa da, sokak tarafından baktığınızda hemen hemen eşit boydaki hayat duvarları ya da sokak tarafına rastlayan bina kütleleri dengeyi bir şekilde sağlıyorlardı. Sağlamasa bile kendi içindeki bir kaç kat yüksekliğindeki hareketler son derece heyecan verici bir sivil şehircilik örneği oluşturuyordu.

Pencereler, günümüzün modern mimari detayları düşünüldüğünde son derece yalın ve amaca yönelik kesilmiş doğramalardan fazlası olmasa da üstten yuvarlatılmış bazen de dairesel cephe boşlukları olarak yapılmasıyla, yapısal anlamda genel bir mimari üslubun parçası olduklarından dolayı son derece gururlu tutum sergiliyordu. Korkuluk hemen hemen her pencerede farklı işleme ve desenlerde en fazla 15 – 20 cm aralıklı dikey çubuklar şeklindeydi.

Her evin damı yoktu. Ahşap dikmelerle çatı ustasının kendi tecrübeleri ve belki de ev sahibinin istekleriyle şekillenen kırımlarıyla yağmur suları asla sokağa öylece akmazdı. Bu yönünü düşündüğümde kendi ihtiyaçlarını karşılamak noktasında bile diğer insanlara ve haklarına saygılı olmak mottosuna, ne derece hizmet eden bir sivil mimarlık anlayışı olduğunu düşünmek oldukça etkileyici. İsviçre asıllı Fransız Mimar Le Corbusier; ”Çatılar, yıldızlarla flört etmekten başka bir işe yaramamaktadır.” sözünde de anlattığı gibi bazen dam, bazen de bir ahşap strüktürün üzerine oturtulan bu koruyucu örtülerin yapıyla olan ilişkisi bağlamında yeryüzüyle bütünleşmeyi sağlayan unsur şeklinde de tanımlanabilmektedir.

Çatısı olan evlerde kuşlar için de oyuklar – doğal görünümlü insan eliyle yapılmış kuş yuvası boşlukları da dikkat çekiciydi. Güvercin ve kumru kuşlarına aşık komşularımız da vardı. Sayıları belki de 50’ye ulaşan kuşlarını öyle güzel eğitiyorlardı ki, akşam serinliğinde kendi evinin damından dairesel hareketlerle uçurup tekrar yuvalarına dönmelerini sağlıyorlardı. Bu yönünü düşündüğümde ise o yapıların sadece insan – insan ilişkisi, insan – mekan ilişkisi, bağlamında değil mekan – doğa ilişkisini de o dönemde ne de güzel başardıklarını görüp şaşırıyorum.

Sadece bir odasındaki sobayla ısınan evler için kapıların kapalı kalması ev içi soğuk hava geçişlerini önlemek adına oldukça önemli ve basit bir tedbirdi. Kapının altındaki ufak açıklıktan bile giren havanın odayı nasıl soğutacağını tahmin edebilirsiniz. Bazen bir havlu bazen de bir örtü parçasıyla kapının altındaki yılıklık önlenirdi. Kapılar çoğu kez camsız düz ve beyaz ahşap doğramadan oluşmaktaydı. Sobada kaynayan çay, üzerinde pişen kestane ve bazen banyo için derin kazanda ısınmayı bekleyen su bu odada sobaya baktığımda gördüğüm şeylerdendi. Isınması için sobanın bacasına monte şekildeki tel askıya asılan yüz havlusunu da unutmamak gerek.

Nedendir bilmiyorum ama odalarda hep sarı ışık ve loş bir hava olsa da o dönemde sık giden elektrik nedeniyle babannemin gaz lambasıyla odayı aydınlattığı akşamlar o odayla bizi bütünleştiren etmenlerden biriydi.

Yerler bir kaplama malzemesi olarak evden eve farklılık gösterse de çoğu zaman yerel dokumacıların el emeği, desenli halılarla kaplıydı. Desenlerle o odayı şuan gözümün önüne getirdiğimde günümüzün dekoratif şekilsel öğeleri bile son derece basit kalırdı.

* * *

Yapıların tamamen sivil halk tarafından kendi ihtiyaçları ve bütçeleri doğrultusunda kurgulanan mekansal çözümleri, yapıları herbiri kendi içinde olmak üzere özel kılıyordu. Kendine has , özgün ve içinde yaşayan insanlarla bütünleşen bir yapılaşma söz konusuydu.

Bu konuyla alakalı bir akademik dergide yayımlanan söyleşide Cengiz Bektaş; ”Anadolu’da çok tanık oldum; gördüm ki, (yöresel mimari ile uğraşırken) yapılar da insanlara birşeyler öğretiyorlar. Yapıcılara yeni teknikler öğretiyorlar.İsterseniz bir küçük örnek vereyim: Bir dönemde plaka döşenmesi sırasında çimento bulamıyorlar. Kuşadalı bir usta eski bir yapıda plakaları sökerek, altlarına bakıyor. Küçücük bir beyazlık görüyor plakaların ortalarında… 0 da plaka döşerken küçücük sönmemiş kireç parçası koyarak deneye başlıyor. Sönmemiş kireç harçla birlikte konunca, kimyasal olay nedeni ile (yaydığı sıcaklıktan ötürü olacak diyor) daha güçlü bir yapışma olduğunu saptıyor. Bundan sonra da işlerini hep böyle yapıyor. Kısacası, yapı, ustaya teknoloji öğretiyor.” (¹) cümleleriyle yapı – insan arasındaki ilişkinin varabileceği noktayı güzel bir örnekle taçlandırıyor.

Günümüzün yerel mekan çözümlerine baktığımda, geçmişten gelen kullanım alışkanlıklarının bir çoğu terkedilmiş gibi görünse de gökyüzüyle bütünleşen avluların yerini geniş balkonların aldığını, oturma odasından ayrı olarak misafir odası diye adlandırılan sadece misafirler geldikçe kapısı açılan ve evlerin en geniş bölümü olan hacimlerin hayat’la birleşen odaların yerini doldurmaya çalıştığını, eski avlulu evlerdeki tuvaletlerin evin dışında çözümlendiği günleri yaadedermişçesine banyo mekanından ayrı olarak çözümlendiğine , bahçe kavramının halen tazeliğini koruduğuna şahit oluyoruz.

Mekan çözümlerinin olabildiğine büyük ve düzgün köşeli mimari çözümlere odaklandığını ve belki de en dikkat çekici özellik olarak hemen her odada gömme dolapların varlığını da unutmadan yazmak gerekir.

Eski antep evlerindeki mutfaklarda mahmil denilen dolaplarda depolanan erzakların, artık neredeyse her büyük projede mutfakla bütünleşen kiler hacimlerine yerini bıraktığını görmek de ayrıca manidar.

Öte yandan ne yazık ki, insan ilişkileri ve komşuluk bağlamında bulutlara ulaşmak için yarışan binaların geçmişten gelen kullanım alışkanlıkları ara kesitinde gelenekselci yaklaşımlardan sıyrılarak özgünlük adına kendi farkındalıklarını ortaya koyma çabalarına da dikkatli gözler kesinlikle şahit olacaktır. Bunda göç faktörü, endüstrileşme ve kendi yapmak yerine yapılanı tercih etme gibi kolaya kaçma faktörlerinin etkili olduğunu söylemek mümkün.

Eskiye özlemi, artık modern ve pahalı konut sitelerinin isim tabelalarında nostaljik bir esintiyle ya da tarihi eski çarşılarda hediyelik eşyalarda gidermek mümkün.

Günümüzün modern yapı teknolojilerini, buraya kadar anlattığım geçmişin sosyal sürdürülebilirlik potasında eriterek bugün hayata geçirmek belki de yapılması gereken – beklenen mimarlık anlayışının etkinleştirilmesinde oldukça önemli bir yere sahip.

Mimarlığın mekansal problemlerin giderilmesinde ihtiyaçlara cevap veren çözümler üreten bir meslek olduğunu, mimarın mekan çözümlerinde ticari ve işvereni memnun etme kaygılarından sıyrılarak; teknik – bilimsel – yerel – çevresel – etik – sosyal – kültürel – geleneksel verilerden yararlanmayı unutmaması gerektiğini bu yargılardan anlayabiliyoruz.

* * *

Komşuluk ilişkilerindeki samimiyet, insanların o dönemlerdeki sıcakkanlı davetkar tavırları nedeniyle yalnızca babaannemlerin değil komşularının ve Bey Mahallesi, Türk Tepe mahallelerindeki  gibi eski Antep evlerinin de içini gezme – görme lüksüne sahip olduğum için şimdilerde kendimi son derece şanslı hissediyorum.

Ev kavramının; sadece içerisinde yaşamsal gereksinimlerimizi karşılamaya yarayan yapısal elemanlardan oluşan bir strüktür ve kabuktan teşekkül eden bir kütle olmadığını, aslında içinde yaşayanlarla ailenin bir parçasıymışçasına bütünleşme yeteneğinin olduğunu , belki her yönüyle mükemmel olmasa da mükemmele ulaşma noktasındaki kişisel tatmin boyutunun el verdiği ölçüde buna yardım ettiğini bir nebze de olsun hissettiklerimle ifade etmeye çalıştım.

Halen bile memlekete gittiğimde o sokaklardan geçerken, parmaklarımı taş duvarlara sürtüp kokusunu hissetmek için elimi burnuma götürüyorum. Taş duvarların tırnağımla biraz kazıyıp ufalanıp dökülmesine içlenip, her dönemin kendine has güzellikleri, olanakları ve yaşanılasılığını düşünüp tekrar hayatıma odaklanarak, artık kendi çocuklarıma bu güzel tarihi ve yaşanmışlıkları hissettirmeye çalışıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir